Vietnam savaşında Amerikalı askerler arasında yaşanmış kişisel çekişmeleri konu alan Oliver Stone'nin ünlü filmi "Müfreze" Türkiye'de gösterime girdiğinde, filmin kendisi kadar afişinde yer alan sloganı da ilgi çekmişti.
Bu cümleyi ilk duyduğumda, aklıma Clausewitz'in savaş ile politika ilişkisini vurguladığı "savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir" sözü gelmişti. Clausewitz'in tanımı ile Müfreze'nin sloganı bir noktada kesişiyordu. Çünkü siyasette de, aynen savaş gibi, ne yazık ki, ilk kaybedilen şey masumiyet ve dürüstlük oluyor! Aslında siyasal eylemde, bir anlamda, en başından beri "masumiyet" ve "dürüstlük" yok. Çünkü siyasal eyleme yön ve şekil veren çıkarlar ve o çıkarları gerçekleştirmek için verilen iktidar mücadelesidir. Ama biz bunun farkına, ancak ikiyüzlülük ve ilkesizlikle karşılaşınca varıyoruz.
Aktif siyaset içinde olan kişi ve örgütlerin, muhalefeteyken söyledikleri ile iktidara gelince yaptıkları arasındaki zıtlık ve uyuşmazlık, bu "masumiyetin" nasıl kaybedildiğinin, "dürüstlüğün" nasıl feda edildiğinin, ilkesizliğin ne şekilde kutsandığının ve yüceltildiğinin açık kanıtıdır. İlkesizlik, ikiyüzlülük ve erdemsizlik, günümüzde politik eylemliliğin neredeyse "olmazsa olmazı" haline gelmiştir. Kitlelerin siyasetten uzak durmasının altında yatan nedenlerden birinin bu olduğu yadsınamaz.
Bu konuda gerek Türkiye'den gerekse dünyadan birçok örnek verilebilir.
Örneğin yakın geçmişte, muhalefetteki iken Çekiç Güç'ü eleştiren; bugün Türkiye'nin başını ağrıtan Kuzey Irak'taki emperyalizmin maşası kukla devletin ortaya çıkması yolunda deyim yerindeyse şemsiye görevi gören bu emperyalist kuvvete karşı olan tüm siyasal partilerin, iktidara geldiklerinde Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılması için TBMM'de olumlu oy kullanmaları eşsiz bir ilkesizlik örneği değildir de nedir?
Ya da daha yakın bir dönemde, ulusal "solcu" DSP, "milliyetçi-Türkçü" MHP ve "milliyetçi-muhafazakâr" ANAP'tan oluşan koalisyon hükümetinin, bütün bu sıfatlarına ve bu çerçevedeki söylemlerine rağmen, ekonomi yönetimini Dünya Bankası memuru, ABD vatandaşı Kemal Derviş'e teslim etmekte sakınca görmemesi akla gelen bir başka örnektir.
Daha ilginci ise, DSP-ANAP-MHP iktidarını yerden yere vuran sözde "Atatürkçü" ve sosyal demokrat CHP'nin, aynı Kemal Derviş'e kapılarını açıp, üstelik bir de Genel Başkan Yardımcılığı vermesidir ki bu hareket yakın dönem Türk siyasal yaşamına bir "dürüstlük" (!) ve "ilkelilik" (!) örneği olarak geçmiştir.
Bugün iktidar partisi olan AKP'nin "dürüstlük", "ilkelilik" vb. konulardaki tavrına ise hiç değinmiyorum. Zira bu siyasal oluşum gayet "ilkeli" (!) ve "tutarlı" (!) bir şekilde Cumhuriyet yıkıcılığına soyunmuştur ve bugüne kadar adım adım ilerlediği bu yolda, yolculuğuna devam etmektedir! Cumhuriyetin kazanımları ve Kemalizm ile hesaplaşmayı gizli gündeminde tutan bir partiden dürüstlük beklemek abes olmaz mı?
Peki, yalanın, dürüstlük ve ilkeliliğe egemen olması sadece siyaset dünyasında baskın olan bir durum mudur? Bu soruyu "evet" diye yanıtlamak sanırım pek mümkün değildir. Şurası açıktır ki, siyasetçiler de siyasal partiler de bulundukları konumlara silah zoruyla gelmiyorlar. Üstelik sergilenen bu ikiyüzlü tavırlar sadece bugünün olayı değil, yıllardır devam ediyor. Ama halkımız ne yazık ki aynı politik figürler arasında mekik dokumaktan; Türkiye'yi uçurumun kenarına getiren, ülkemizin varlığı, bütünlüğü ve egemenliğini sorgulanır kılan, ulusal onurun incinmesine sebep olan politika ve politikacıları, bir futbol fanatizmi ile benimsemekten, sorgusuz sualsiz desteklemekten vazgeçmiyor. Bu durumda siyaset dünyasındaki ikiyüzlülük, ilkesizlik ve yalanın aslında toplumsal düzlemdeki benzer eğilimlerin bir yansıması olduğunu düşünmemek için bir neden var mı?
Örneğin dilimizde "yalan" kavramını anlatan ne kadar çok sözcük var. Bilmem ki, "yalan" başka dillerde bu kadar farklı sözcükle anlatılıyor mu? İşte örnekler:
Katakofti, dolma, üfürük, yüksek ustura, kurmaca, düzme, kofti, kaşkariko, mantar, efsane, piyaz, taklit, afsiyon, blöf, palavra, gır, mugalata, ayak, düruğ, masal, martaval, tırışka, perdah, bahane, atmasyon, güm, afiş, hayal, uydurmasyon, tıraş, mit, numara, tav, balon, kafes, maval, kıtırbom, hikaye, eftamintokofti, kıtır, sahte, kizb, polim, bom, tezvir, dubara, sallama, dümen, roman, riya…
Bir dilde, bir kavramı anlatmak için bu kadar çok sözcük yerleşmişse eğer, o kavramın pratikte sıklıkla kullanıldığını düşünmemek mümkün mü? Eğer bu mantık doğruysa, dilimizde yalan için bu kadar çok sözcük olması pek övünülecek bir şey olmasa gerek…
Ne yazık ki iş, sözcüklerle de bitmiyor ama... Atasözlerimizde de yeri var yalanın…
Ardıcın közü olmaz, yalancının sözü olmaz.
Arife günü yalan söyleyenin, bayram günü yüzü kara çıkar.
Dünya tükenir yalan tükenmez.
Yalan ile iman bir yerde durmaz.
Yalandan kim ölmüş?
Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Ya "yalan" üzerine olan deyimlere ne demeli?
Yalan atmak (kıvırmak).
Yalancı çıkmak.
Yalancı pehlivan.
Yalan çıkmak.
Yalancısı olmak.
Yalan dolan.
Yalan dünya.
Yalan yanlış.
Yalan yere yemin etmek.
Bu zenginlikten olsa gerek Ömer Naci Soykan, "Söz alır, söz satarız. Kattığımız yalan bizim" diyor.
Yalanı şiirlere konu eden şairlerimiz de var. Birçok örnek verilebilir, ama Melih Cevdet'in dizeleri sanırım her gün birkaç şehit verdiğimiz bu günlere daha uygun düşüyor:
Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden...
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara...
Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek...
Madem bu kadar güç oluyor yalan söylemek, o zaman neden bu kadar çok sözcük, deyim, atasözü var dilimizde yalanı anlatmak ya da eleştirmek için?
Öyle görünüyor ki, siyaset dünyasını dalgalandıran yalan rüzgârı politikacının sığlığından, ilkesizliğinden, çıkarları için dürüstlüğü feda etmesinden kaynaklanmıyor sadece… Bu çürümenin dayandığı toplumsal bir birikim var ve politikacı, ilhamını demeyelim ama, cesaretini oradan alıyor asıl… Sistem de bu toplumsal eğilimi işliyor, işliyor, işliyor…
Somut bir örnek belki ne demek istediğimi daha iyi anlatmama yardımcı olacaktır.
Haberi ANKA ajansı geçti, bütün gazetelerin internet baskılarında da yer aldı. Haber kısa, ama çarpıcı:
"ABD'li General: PKK konusunda talimat almadık.
Amerika Birleşik Devletleri ABD'nin Kürt Bölgesel Yönetimi'ndeki komutanı tümgeneral Benjamin Mixon, "PKK konusunda talimat almadıklarını ve hiçbir şey yapmadıklarını" söyledi. Washington'daki gazetecilerin sorularını Tikrit'ten video konferans aracılığıyla yanıtlayan Mixon, ABD ordusunun PKK'ya karşı Kuzey Irak'ta önlem almaya yönelik hiçbir planı bulunmadığını ve bu konuda sorumluluğun kendilerine ait olmadığını söyledi. Mixon, "Birşey yapacak mısınız" sorusuna da "kesinlikle hayır" yanıtını verdi."
Şimdi beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama bu bir olgudur. Elin generali açıkça söylüyor: "PKK konusunda kesinlikle bir şey yapmayacağız"
Daha ne desin?
O zaman yapılması gerekeni Türkiye yapmalıdır.
Yapmalıdır, ama artık ABD'den tümgeneral düzeyindeki kişilerin yaptıkları "PKK'ya dokunmayacağız" türünden açıklamalara rağmen, Kuzey Irak'a müdahale etmek için 5 Kasım'da ABD'ye gidip izin almayı kafasına takmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yetkili koltuklarında oturanlar bu durumda nasıl davranmalıdır peki?
Hemen iki örnek verelim:
Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt diyor ki:
"Dışişleri Bakanlığı ile uyum içindeyiz. Başbakan'ın ABD ziyaretinin sonuçlarını bekliyoruz. Artık oyalanmayacağız. Askerle hükümet arasında bir uyumsuzluk varmış gibi gösterilmesi de doğru değil. Devlet bir bütündür"
Başbakan Erdoğan ise Romanya dönüşü gazetecilerin sorularını yanıtlarken Genelkurmay Başkanı'nın "olası operasyon ABD ziyareti sonrasında" biçimindeki sözlerini kendisine aktaran gazetecilere şunları söylüyor:
"Genelkurmay başkanımız bunu ilan edecek değil. ABD ziyareti Birleşmiş Milletler Olağan Genel Kurulu öncesinde planlanmış bir ziyarettir. …Bizim atacağımız adımların yol haritasını başkaları belirleyemez. Bununla ilgili sorumluluk mevkiinde bulunanlar birinci derecede biziz. Bunun zamanlaması hükümete bırakıldı. İlgili tüm kurumlarla bunun çalışmasını yapıyoruz. Bölgede güvenlik güçlerimiz gerekeni uluslararası kararlar çerçevesinde yapmaktadır. Biz şu anda her an bir hassasiyet içerisindeyiz, ABD ziyaretine kadar ne olur ne olmaz bilemem."
İyi de bu mu uyum, bu mu bütünlük?
Ortada öyle bir tablo var ki, artık üzerinde konuşmaya bile gerek yok!
Bir tarafta "yapılacak olanı" (artık bu saatten sonra o da neyse!) ABD gezisinden önce mi, sonra mı yapalım diye süren bir tartışma…
Diğer taraftan ABD'den gelen "ben bir şey yapmayacağım, yüreğin yetiyorsa gel sen yap" türünden meydan okur gibi açıklamalar…
Öte yandan da ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülen yüz binlerce insan…
Ve son 10 ayda 114 şehit… PKK'nın elinde de 8 asker…
Aslında geçen her dakika oyalanmak değildir de nedir?
İyisi mi Kuzey Irak'a müdahale için "papatya falı" açalım! ABD ziyaretinden önce, sonra, önce sonra, önce…
Yazık bu ülkeye, gerçekten yazık…
Oysa bugün, 29 Ekim… Cumhuriyetin ilanının 84. yıldönümü… Cumhuriyet, halkın yönetimi değil mi? Halkın, kendi temsilcileri eliyle kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olmasını sağlayan bir yönetim biçimi değil mi?
Ama ülkemiz ilan edilmemiş bir savaş ile yüz yüzeyken, ne yapılması gerektiğine ABD'ye gidip karar veriyorsak eğer, ortada ne halkın yönetimi vardır, ne de halkın söz sahibi olması gibi bir durum…
Türkiye'nin Ankara'dan değil de, Washington'dan yönetildiğini görmezden geliyorsak ve bu bağımlılık zincirini kırmadan gerçekten bir cumhuriyet olamayacağımızın bilincine hala varmamışsak eğer, ortada bir büyük yalan var demektir.
İşte bu da yalanın en tehlikelisidir:
Kendimize söylediğimiz yalan!


